Friday, 22 December 2017

Organik Fındık Kreması Üretimi

Merhabalar ben İlker, Nisan 2017 - Ocak 2018 tarihleri arasında AGH programı ile Portekiz’in Castelo Branco şehrine bağlı Paul köyünde bir Organik Tarım Projesinde gönüllü olarak çalıştım.

Tarım projesine ek olarak organik hammaddeden el yapımı reçel, marmelat ve fındık kreması üretip hasattan elde ettiğimiz ürün ile organik marketlerde satıp derneğe gelir sağlıyorduk.

Benden önce fındıkları kavurup değirmen sistemindeki makinadan geçirmek suretiyle ‘Hazelnut Butter’ diye adlandırdıkları kremalaşmış ve kısmi olarak yağı ayrılmış fındık ezmesi ve yağı karışımını sek olarak üretiyorlardı. Ancak gerek maliyeti ve bundan kaynaklı satış fiyatının yüksek olması gerekse yavan tadı nedeniyle organik pazarlarda çok fazla satabildiğimiz bir ürün değildi. Bu nedenle ben elimizdeki ürünü biraz geliştirmek adına esmer şeker ve bir takım baharat ile zenginleştirip o şekilde organik marketlerde satışa sunduğumuzda yeni ürün eski ürüne göre çok daha fazla sattı. Yeni ürüne memleketimizin Karadeniz bölgesinin deyimiyle ‘Finduk’ ismini koydum



Size bu yazımda kısaca üretim aşamalarından bahsedeceğim.


Organik fındığı bir dönem Çin’den kabuklu şekilde getirtip kendimiz kırdık ancak iş gücünü hesaba kattığımız zaman daha pahalıya geldiğini hesaplayınca bundan vazgeçtik ve hazır kırılmış organik fındık satın alıp onun üzerinden sadece içerisine karışmış kabuk parçaları var mı diye kontrol ettik

250 ml’lik kavanozlara 200 - 230 gr’lık fındık kreması dolumları yapıyorduk. Dolum öncesi kavanozları geniş ve derin bir kapta kaynar su içerisinde 15 dk kadar kaynamaya bırakıyor ve sterilize olmasını sağlıyorduk. Sonrasında 200 °C de ısınmış fırında fan ile kurutulup soğumaya bırakılıyordu.
Son aşamada ise kavanozlara dolum yapılıp üretim ve seri numaraları ambalaj üzerine yazılıp satışa hazır hale getiriliyordu. Birgün yolunuz Portekiz’in Castelo Branco şehrine düşer ise ‘https://www.facebook.com/casas.cvl/' facebook sayfası üzerinden organik market tarihlerini öğrenip ürün satın almaya gidebilir veya etkinlikleri takip edebilirsiniz.



Tuesday, 19 December 2017

THE SWEET SİDE OF TURKEY

Hi guys, here İ am again!


One month has already passed and too many things happened! İ thought that 30 days were not enough to work and at the same time visit new places, meet new people, discover and be able to get use to new customs and tradition and, last but not least, to feel part of this lively country… but, surprise, they are! I reach the conclusion that you don’t need ages to do everything you wished for, if you are rounded by amazing people! During this short period of time a lot of my habits changed… for example İ think İ am under a strong and healthy addiction to çay (tea in Turkish). In turkey tea is drunk always, and with the world always I am not exaggerating, believe me! 
You can see people in the street sitting and sipping this hot drink…and you would say until that all normal, but then you go to offices, to schools and to rent a sky trucksuit and what do you find? Yes exactly, dispenser of free çay everywhere!The action of drinking tea is meant by Turkish as a ritual; you can even find you tube videos as regards that teach you the correct way to perform it. Tea is usually served in special glass glasses with a round wide bottom and a narrow neck accompanied by a saucer in order to help you to carry the glass without burning yourself. Before starting to sip, even if you don’t put sugar in it, you have to mixed it. Teaspoons hitting the glass make a magic and relaxing sound that echo all around turkey.



Obviously İ did not gain only good habits, in fact İ started to appreciate (a lot) sweet pastry and, as Italian, I cannot do any mention as regards of food. İ discovered that Turkey is famous for its sweet; İ have always loved the test of healthy food and my only weak point was represented by the villain chocolate… then İ tried Künefe and Baklava.


Künefe' is native to the southeastern parts of Turkey that border the Mediterranean sea from where even the best kebab are coming from, but it can be found in different varietion throughout countries in the Mediterranean and Middle East, including Turkey, Lebanon and Syria, where it is known as kunafa, k’nafe or knafeh, among other names.İt is a sin only to look at: crispy fried cheese wrap in a dough soaked in copious amount of sugar syrup, served hot out of the oven so the cheese is soft and stringy and, mostly, with pistachio powder on the top and a rounded scoop of ice cream or Turkish kaymak, clotted creamBaklava is a rich, sweet dessert pastry made of layers of dough filled with chopped nuts and sweetened and held together with syrup or honey. This dessert was perfected during the Ottoman Empire after invading Constantinople. Until last century baklava was thought of as a luxury; which only the very wealthy could afford. To this day, it is a very common expression in Turkey that “I am not rich enough to eat baklava every day”. People would bake baklava only on special occasions, and religious events or wedding. 
However, times have changed and İ was invited to eat it at a Turkish friend of mine house at tea break. All the other guest handle it and made disappeared the slice in one bite; and so did İ. You need to eat it really fast because, the lustful amount of syrups required you to lower as more as possible the damage that could be caused to your cloths by the overflowing of the thick sticky liquid. İf you don’t fear sweet food İ strongly invited you to give them a try; İf you do fear sugary food İ, even more fervently, invite you to taste them. İt is an explosion of flavor and energy that blows you up. Food has a strong power on your body, sweet food makes you happier but Künefe and Baklava make your mood explode and are able to change a normal day in an extraordinary one! (İ hope you are not reading this few lines just before lunch!)

Friday, 15 December 2017

PUGLİA'S SECRETS

''Mevsimi aynı olan coğrafyaların havası aynı kokar '' lafını hatırlattı bana Borgo'da yaptığımız son etkinlikle Borgo'nun mutfağından üzerimize sinen kokular. Bari'de başlayıp Otranto, Poggiardo, Giuginello şeklinde devam eden , Puglia Bölge Kalkınma İdaresi tarafından düzenlenen programın son günü de ilk günü gibi dolu dolu geçti diyebilirim. Gerçekleşen etkinliğin hatırına, ilk güne nazaran biraz fazlaca kültürel ortaklıklarımız ve benzer yaşam tarzı pratiklerimiz hakkında bolca sohbet edebilme şansı bulduk. Neler yaptığımıza gelince; bir önceki yazıda size bahsetmiş olduğum üzere programın üçüncü gününe katılamamıştım. Bir takım kağıt kürek işlerini halletmek üzere Lecce'ye döndüm. Ve sözleştiğimiz üzere Bari grubuyla birlikte kaldığımız yerden devam ettik programa ancak benim aynı zamanda Avrupa Gönüllü Hizmeti çerçevesinde müdahil olup devam ettirmek zorunluluğum bulunduğu proje dolayısıyla son gece ve son güne yetişebildim. Yani toplamda 5 gün süre programın 2 gününe katılamamış oldum. Programın Otranto bölümüne katılıp Otranto'yu son bir kez daha görmek ve yazın denizinin, çehresinin tadını çıkardığımız gibi kışında güzelliğine şahid olup Allahaısmarladık demek isterdim. Evet itiraf etmeliyim; şehirlere, eşyalara, zaman dilimlerine olan ahte vefaya inanıyorum:) Belki de Otranto'yu ömrümün sonuna kadar bir kadar göremeyeceğim. Muhtemelen göremeyeceğim. Otranto'nun ardından Poggiardo'ya gelen gruba, akşam yemeği ve çehre gezintisiyle eşlik ettim. Öyle ya son 9 aydır burası benim evim olmuştu. Sokaktaki insan simaları tanıdıklaşmıştı. Günün kapanışının ardından ertesi günün sabahında Poggiardo'da bulunan Borgo isimli restora edilmiş B&B 'de buluştuk.Yazısının girişinde bahsetmiş olduğum kokular ise gün içinde yaptığımız reçel, taze makarna'ya aitti. Sanırım italya'da en çok ne yapmayı öğrendin diye sorsalar taze makarna yapmak diyebilirim. Çünkü hemen hemen her etkinlikte taze makarna atölyesi mevcut. 

Yazısının girişinde bahsetmiş olduğum kokular ise gün içinde yaptığımız reçel, taze makarna'ya aitti. Sanırım italya'da en çok ne yapmayı öğrendin diye sorsalar taze makarna yapmak diyebilirim. Çünkü hemen hemen her etkinlikte taze makarna atölyesi mevcut. Kendilerinin gelenekseli olan bu gıdayı tanıtmak ve öğretmek konusunda son derece cüretkarlar. Tabi işin sosu, unu, şekli şemali mutfaktan mutfağa değişiyor. Benim favorim ise metal çubukla ince ince yuvarlanan makarna. Güne önce makarna atölyesi ve sonra geleneksel marmelat yapımı ile devam ettik. Makarna açmasının ardından makarnaları azıcık kurutmak için tepsilere yerleştirip mutfağa bıraktık. Ve marmelat yapımı için portakalları ve bıçakları ellere aldık. Buradaki diğer bir tüketim farklılığı şu bizden farklı olarak ; Türkiye'de reçellerin tane tane olması makuldür. Çatalı, kaşığı kasesine salladığınızda ucuna gelen meyve insanı tatmin eder, çünkü meyveyi bütün tutmak maarifet meselesidir. Ancak italya'da reçelden ziyade marmelat olarak tüketiyorlar. Cagnım meyveleri kaynattıktan sonra elektrikli eziciler ile püre haline getirip soğumaya bırakıyor. Sıcak sıcak kavanozlara yerleşirildiği için soğuduğunda vakum etkisi yapıyor ve uzun süre saklanabiliyor bu sayede uzun süreli korumak için herhangi bir katkı maddesi, fazlaca şeker veyahut limon/ limon tuzu kullanmıyorlar.
Makarnayı bitirdik, reçeli kaynattık derken tüm bunların yanında bize eşlik eden bir de Puglia bölgesinin geleneksel çalgısı olan ''tamburello'' vardı.Yapısal olarak erbane ve tef ile aynı aile grubundan, farklılığı ise enstrimanın kullanılma yöntemi. Elinizi bilekten hareket ettirerek baş parmağınız ve yüzük parmağınız ile serçe parmağınızın belli bir ritimteki vuruşları ile kullanılıyor.Keyifli bir ritmi var birileri çalmaya başladığı ana ayak ucunuzla ritme etlik etmemek işten değil. Görünüşte kolay gibi dursa da tamburello'nun müzik eğitimi küçük yaştan itibaren başlıyormuş.


Ve parmak reflekslerini kazanmak uzun sürmesede çok fazla pratik yapmayı gerektiriyormuş. Vakti zamanında eli erbane'ye değmiş biri olarak denedim ama yok hocam o iş bana göre değil. Hele ki birde soğuk algınlığından kırılacakmış gibi hissettiğiniz bedeninizi taşımak zorundaysanız Allah selamet versin. 
Tamburello dinletisi bitti, makarnalar haşlandı, marmelatın altı söndürülüp ilk dumanının çıkması için tenceresi kenara bırakıldı ve bizim için hazırlanmış olan masaya doğru yol alındı.
Uzunca bir öğlen yemeğinin ardından Giuginello'ya geçtik. Poggiardo'dan yaklaşık 25 dakikalık araba sürüşü mesafesinde gözünüzün alabildiğine zeytin ağacı bahçesiyle dolu şirin bir ilçe. Burayı ziyaret etmemizin sebebi orada bulunan ve arkeolojik olarak Puglia böglesi için önemli olan bir kaç kaya'yı ve yer altında bulunan bir kiliseyi ziyaret etmekti. Bu ziyaret içinde Giuggianello'da bulunan bir başka sivil toplum kuruluşu'nun temsilcileri eşlik ettiler bize. Kayalara dair bilgi verip Kilisenin bulunduğu doğal koruma parkına kadar eşlik ettiler. Kayalar arkeolojik çağlardan kalma bir takım özelliklere sahip Puglia'lılar için. Ancak ilginçtir ki kayaların kaç yaşında olduğunu bizimle paylaşmadılar. Sadece kayaların yün yıkama ve insanların öldüğü anlarda da cenaze törenlerine hazırlanması için kullanılan yerler olduğunu ve şuan koruma altında olduğunu söylediler. Kilise ise yaklaşık 5 bin yaşında ve tarihsel değişim süreçlerinde sadece 1 kere restore edilmiş. Son yıllarda ise kilisede bulunan figürlerin döküntü karşıtı bakımları yapılıyormuş.
Turistik amaçlı kullanıma açılmış olsada bölgedeki diğer büyük kilise ve bazilikaların gölgesinde kaldığı için insanlar tarafından çok tercih edilmiyormuş. Derken 5 günlük programı bitirdik ve Polonya'dan gelen 4 kişilk grubu ülkelerine geri yolladık. Bu programın klasik gezilerden farkı ise sanırım italyanların kültürel bağlamda çok fazla öğesi bulunmadığı halde (Türkiye ile kıyaslarsak) marka yönetimi, sosyal kalkınma ve farkındalık çalışmaları konusunda gerçekten iyi olduklarını bir kez daha anlamış olmam oldu. Tarihi mekanlar, sosyal hayata yeniden kazandırılmış arka sokaklar, kemerinizi gevşettiren sofralar ve ruhunuzu fulleyen türlü türlü müziklerin her bir zerresinin anlatılmak ve anlaşılmak üzere değerlendirileceği Türkiye'de buluşmak rüyası ile, sağlıcakla.

Thursday, 14 December 2017

BARİ BARİ

9 aydır italya'da bulunmam sebebiyle en sık karşılaştığım sorular şu ; İtalya'ya dair en çok sevdiğim, kanıksadığım şeyler ve ortak hayat kültürünün olup olmadığı ve benzeri. Ruhunuzun yanaklarında , yeni birşeyi keşfetmenin iştah pembesi bulunup, dudağının kenarından keşfetme salyaları akıyorsa hele ki bir de hayatı çoktan sevmeli yaşıyorsanız bu soruya cevap vermek çok kısa veya kolay olmuyor…Özellikle italya'da heryerin ve herşeyin ayrı bir lezzeti ve çekiciliği var. Bunlardan birini tanımak ve öğrenmek üzerine geçtiğimiz hafta Türkçe karşılığı ile; Puglia Bölgesi Kalkınma İdaresinin konuğu olarak , Bari ve puglia bölgesini tanıtıcı bir tura katıldım. Bari turunun ise italya ve polonya arasındaki dostluk haftasına denk gelmesi şahane bir deneyime sahip olmamızı sağladı. Bari'ye varır varmaz, İtalo Polacca olarak adlandırdıkları dostluk haftasının ilk açılış etkinliklerine katılma şansımızın olması ve şehri iyi bilen bir rehberle tanışmamız gezinin ziyadesiyle tatmin edici olacağını ilk günden sezdirdi bizlere. İlk etkinlik olarak İtalo Polacca Haftası'nın açılış programına katıldık ve iki ülke arasındaki dostluk haftasının spesifik olarak Bari'de kutlandığını ve bunun sebebinin ise Bari'li bir prensesin Polonya'lı bir Prensle evlenmesi gerçekleştirildiğini öğrendik. Bir nevi ''tarihi marka değeri'' olarak ele alındığını söyleyebilirim. Çünkü bu hafta boyunca Bari'de iki ülke arasındaki tarihsel ve güncel ilişkilere dair oturumlar, tiyatrolar ve küçük çaplı gösteriler gerçekleşiyor. Bu etkinlikler içinse çok sayıda olmasa da , azımsanmayacak kadar polonyalı gruplar ve bazı onur konukları Bari'yi ziyaret ediyor. Bizim katılımcı olduğumuz grupta ise Polonya'dan gelen 1 Belgesel Yönetmeni ve Yazar, 3 Kültür araştırmacısı Polonyalı kadın bizlerle birlikte Bari'yi ve Puglia'yı tanımaya koyuldu. İlk programın arkasından ''Tiyatro Kısmet Opera'' denilen opera'ya davetliydik. ''kısmet'' in türkçe ile aynı manada kullanılması ise benim için sürpriz oldu. 


Tiyatro ise tarihi Petruzzelli Opera Binası'nda gerekleşti. Yapımına 1898'de başlanıp 1903'de hizmete sunulan bina aynı zamanda Bari'nin ünlü mekanlarından biri olarak kabul edilen Opera Binası Bari'nin önemli ve büyük Sanatsal etkinliklerine ev sahipliği yapıyor. İlk iki etkinliğin ardından sıra herkesin sabırsızlıkla beklediği akşam yemeğindeydi zira hepimiz çok acıkmıştık. İtalya'da alışamadığım 2 durumdan birisi akşam yemeğinin çok geç saatlerde yenmesi, ikincisi ise sabah kahvaltının alışık olduğumdan farklı olarak sadece kahve ve kruvasan,bisküvitt vb. şeyler içermesi alışabildiğim bir yeme tarzı değil. Ancak yemeklerden söz etmek ise ayrıca keyif aldığım bir konu. Basit ancak lezzetli yemeklerin bulunması, çoktan seçmeli lezzetleri bir arada olması sofranızı az yemekle çok keyifli bir hale dönüştürebiliyor. Ürünlerin yerelde üretilmesinden dolayı kalitesinin yüksek ve fiyatını ucuz kılması da bu bölgenin benim için olan değerini ilk günden itibaren zirvede tutuyor.
Bölge demişkende; Puglia Bölgesi, Güney İtalya'nın en büyük ikinci bölgesi.(birinci büyük bölge ise Sicilya). Bari ise Puglia Bölgesi'nin başkenti niteliğinde. Bölge'nin anlamı ise yönetim sisteminin ''özerk bölgesel yönetim sistemi''nden dolayı anlam kazanıyor. Çünkü bu durum italya'nın genelinden farklılaşmaları ve kendi yerel yaşam tarzlarını, kültürlerini ve üretimlerini markalaştırmaları için bir nevi fırsat oluşturuyor veyahut Bölgesel yönetimle, özellikle kalkınma alanında iyi çalışmayı başarmış olmaları dolayısıyla kendi fırsatlarını kendilerinin yarattığını söylemek, italo polacco haftası etkinliklerine de şahit olmuş biri olarak çok da zor değil.Ancak tüm bunlarının yanı sıra aşamadıkları durum işsizlik ve kalifiye beyin göçü.
Bunun ayrıntılarını ise ertesi günki ilk buluşma noktamız olan Castello Normanno Svevo 'da rehberimiz Sonia'dan öğrendik. İtalya'da endüstriyel üretimin istihdam anlamında yeterli olmaması ve diğer Avrupa Birliği ülkerinden ucuz iş gücü göçünün olması nedeniyle genç ve kalifiye iş gücü daha çok Fransa ve İngiltere'ye göçmeyi tercih ediyor. Rehberimiz Sonia'nın dediğine göre son 12 yıl içinde sadece Bari'den yaklaşık olarak 6 milyon kalıcı beyin ve kalifiye iş gücü kaybı yaşandığı kayıtlar altına alınmış. İtalya'da kalmayı tercih eden insanların ise endüstriyel ve tarımsal iş alanlarına dahil olmalarının haricinde özellikle kadınların kendi mutfaklarında ürettikleri taze makarna, konserve, kurabiye ve tatlıları satarak kendi istihdam olanaklarını kendilerinin yarattığına eski Bari sokaklarında gezerken şahit olduk çok defa. Ki bu bizim ortaklaştığımız yaşam pratiklerinden birisi, ev temelli iş. Bari Vecchia adını verdikleri eski Bari, çok sayıda dar ve dolambaçlı sokağa sahip. Bu sokaklardan geçerken kadınların kendi mutfaklarında gerçekleştirdiği üretimleri görmek, kapı önüne koydukları kurutma tablaları içindeki makarnaların yarattığı görsel çekicilik ve bir sonraki sokağa dönerken bir yerlerden sızıp gelen keyifli italyanca şarkının sesine ve taze makarnanın kokusuna kapılıp adımlarınızı kontrolünüzden çıkarmak, Bari Vecchia'yı gezerken zihninizin damarlarınızda hissedebileceğiniz büyük keyif ve özgürlük bence. Sokakların nereye çıkıyor olduğunu bilmiyor olmanızın hiç bir önemi yok çünkü sokaklar illa ki sizi Colonna Della Giustizia denilen Türkçe'si ile 'adalet heykeli'' nin olduğu küçük meydana götürüyor.

Bu meydanı çevreleyen binalar aynı zamanda Ikea tarafından koruma altına alınmış durumdalar. İkea her yıl binaların bakımını gerçekleştirip, çevre temizliğini yapıyor ancak binaların çok eski olmasından dolayı bu bakım uzun süreli koruma sağlayamıyor. Meydan da ise küçük çaplı aile işletmelerini mevcut. Bunlardan birisi ise meydanı geçtikten hemen sonraki sokakta bulunnan Bari'nin son halk fırını. İnsanlar evlerinde yaptıkları, hamur işlerini cuzzi ücretler karşılığında bu fırında pişirebiliyorlar ve fırının sahipleri de ayrıca kurabiye ve makarna satışında bulunuyor ancak ekonomik olarak sürdürülebilirliğinin sağlanması zor olduğudan Puglia Bölge Yönetimi bu son halk fırınını ekonomik olarak; kira, vergi, fatura vb. harcama kalemler ile desteklemeye çalışıyor. Fırının bulunduğu sokaktan direk olarak ilerleyince de Cattedrale di San Sabino denilen Bari Katedralinin ve 1865 itibaren hizmet veren eski şekerlemeci, Dolciumi 'nin olduğu meydana çıkılıyor. Katedral, Aziz Nikola Bazilikası kadar popüler olmasa da eski Bari'yi gezerken her yerden görebileceğiniz yüksek bir kuleye sahip. Cattedrale di San Sabino, 1062'de Bizans imparatorluğu tarafından yaptırılmasına yardım ediliyor.Ancak 1156 da I.William tarafından ağır tahribata uğratılıyor. Akabinde ise1170 de Romanesk tarafından yeniden inşaa ediliyor. Katedralin içerisinde, Canosa psikoposu Saint Sabinus tarafından korunmaya çalışılan eserler, vaftiz küveti ve Fransalı Eporita Saragozza 'nın büstü bulunuyor.


Katedral ziyaretinin ardından günün ilk yarısını tamamlayarak, öğlen yemeği için yakındaki klasik italyan restoranına doğru yol aldık.uzun yemek saatlerinin meşhur olduğu italya'da yaklaşık olarak 4 saatlik bir zaman diliminin ardından kendimizi Bari sokaklarına atıp kaldığı yerden şehri gezmeye devam ettik. Gitmek istediğimiz ilk yer etnografya müzesi isen restoaranın konumunun bize verdiği şansı kullanarak Bari'nin meşhur alışveriş caddesi olan Via Sparano'yu turlayıp yeni yıl hazırlıklarının cadde üzerindeki vitrinlerde yarattığı hareketlilik ve enerji değişimini sadece görmekle yetindik çünkü etnografya müzesiden sonra gidilmesi gereken bir kaç ayrı nokta daha mevcuttu.  Via Sparano üzerinde yürümeye devam ederken gözümün 3 katlı bir binaya takılıp kalmasıyla arkadaş grubumu kaybettim. Binada asılı bulunan demlik görünümlü objeler oralarda bir yerlerde çay var signali verdi ve demleme çay içmeyeli epey uzun bir zaman olduğundan grubu vehayut geziyi umursmadan dükkana doğru yöneldim. Demli çay bulamadım :) ama kendimi kokularında kaybedebileceğim, yaklaşık 150 çeşit çay ve çay malzemesinin satıldığı küçük bir çay dükkanı buldum. bir kaç paket çayı alıp dükkandan çıkınca grubu kaybettiğimi fark ettim.sokaklarda 20-25 dakikalık bir arayışın ardından sokakta devriye gezen 2 polis memurundan yardım istemek durumunda kaldım.
Grup arkadaşlarımı ararken farkında olmadan müzenin olduğu yerden epey uzaklaştığım için beni motorsikletle müzeye kadar bırakıp, grubumun doğruluğundan emin olmak içinse rehberimizle konuşuncaya kadar müzenin önünden ayrılmadılar sağolsunlar. İtiraf etmek gerekirse, gün içinde gezmenin dışında 5 dakikalığına olsada motorsiklete binmiş olmakta ayrı bir güzellik oldu benim için:) Etnografya müzesinin ardından, tek sıra halinde uzanan binaların ve dar sokaklarından aralarından geçip küçük bir anıtın önünde durduk. Anıtın yapılış hikayesini öğrendikten sonra içimin denizleri köpüklü köpüklü dalgalandı biraz.  Şimdiye gezmiş olduğumla anlattığı kısım eski Bari ve civarıdaki tarihi ve kültürel yerlerle alakalıydı ancak takdir edersiniz ki Bari gibi büyük bir şehrin bir de ''modern'' ve yeni olarak adlandırdıkları kısım var. Eski Bari ve yeni Bari sakinleri arasında ciddi bir ekonomik ve eğitimsel sınıf farklılığı durumu söz konusu imiş 2000'li yıllara kadar. Yeni Bari'de nispeten mali olarak daha kuvvetli ve ''eğitimli'' insanlar ikamet ediyorlarmış Eski Bari'de ise sosyoekonomik ve sosyokülttürel olarak biraz daha düşük seviyeli insanlar.
Bu iki ayrı görünen tek şehrin ise uzlaşma konusunda ciddi sıkıntıları varmış 2000 yılına kadar. Ciddi çatışmalar ve anlaşmazlıklar yaşanmış. 2001 yılında iki şehir ''yapılaşması'' arasında çıkan silahlı kavganın üzerine sokaktan tesadüfen geçen 16 yaşındaki çocuğun çatışmanın ortasında kalıp, kurşunlardan birinin kendisine isabet etmesi üzerine ölmesinin ardından bu 2 şehir yapılaşması ''barış'' ilan edip çatışma ve ayrıklık düzenine son vermeyi istemişler. Ve 1 yıl sonra da bu heykel ölen genç çocuğun, Michele Fazio anısına öldüğü noktaya dikilmiş. Puglia Bölge Yönetimi tarafından Eski Bari'ye olan sosyal kalkınma yatırımlarının artması ile de şuan herhangi bir sosyolojik sorun veyahut çatışma durumu söz konusu değil-miş, rehberimizden aldığımı bilgiye göre.  Michele Fazio anıtından sonra rüzgarın sesi, yeniyıl ışıklandırmasının aydınlattığı sokaklarla rotamızı Basilica di San Nicola 'ya yani Aziz Nikolas Bazilikası'na çevirdik. Puglia-Romanesk mimarisi konusudaki en ünlü yapıtlardan birisi Aziz Nikolas Bazilikası. Tarihi oldukça eski, 12 .yüzyıla dayanıyor. Tarihin Antalya Demre'nin bir de ortak noktası bulunuyor. Aziz Nikolas Antalya'nın Demre ilçesinde ölüyor ve şuan Demre'de bulunan Aziz Nikolas Kilisesi kendisi için yapılıyor ancak Bari'den giden denizciler Aziz Nikolas'ın kemiklelerini çalarak Bariye getiriyorlar. Tekneden indirip 2 ineğin çektiği arabaya yükleyerek taşımaya başlıyorlar. 

Ancak inekler şuan Bari'de Aziz Nikolas Bazilikası'nın olduğu yere gelip duruyor ve hareket etmiyorlar. Akabinde ise Bari'liler Aziz Nikolas'ın orada gömülmek istediğine inanarak kemiklerini bugün ki Basilika binasının bulunduğu yere gömüp kendisi için kilise yapıyorlar ve akabinde büyük Bazilika inşa ediliyor. Aziz Nikolas Bazilikası Hristiyanlar için önem arz ediyor. Yıl içerisinde bir çok Hristiyan'ın buraya gelip ibadet ettiğini söylüyolar. Ancak Bazilika içinde ve dışında benim ilgimi en çok çeken şey, çocuklar için kilisenin bahçesine kurulan beyaz dilek havuzu. Yeni yıl ve Noel'in yaklaşmasından dolayı kilise bahçesine beyaz büyük bir branda seriliyor.

Bu brandanın üzerine çocuklar mumlar ile melek silueti oluşturmaya çalışarak, brandanın üzerine Noel için dileklerini yazıyorlar veya renkli kalemler ile çiziyorlar. Bu sayede ''Noel Baba'ya'' dileklerini ileteceklerine inanıyorlar-inanmak istiyorlar.  Bazilika ziyareti ve dilek havuzunun keyifli görüntüsünün akabinde günü kapatmak üzere otele geri dönmeye karar verdik. Ancak yol üzerinde en benim ve bir çok arkadaşımın favori işletmelerinden birine rastlayarak yolu biraz ertlemek istedik.  

İtalya'nın en çok sevdiğim şeylerinden biri ''gelato''. Mevsim ne olursa olsun ve nerede olursam olayım, bulduğum yerde hiç bir dondurma tezgahını selamsız bırakmam. Hele bir de Martin Nucci ise. Enfes dondurmalar, tatlılar, kurabiye ve kahveler için gördüğümüz yerde camına sarılmak istediğimiz bu işletme zincirinin şubesini elbette es geçmeyecektik. Usulce içeri girip kahve ve puglia bölgesinin geleneksel tatlısı olan pasticciotti ve bir kuple dondurma siparişlerimizi verdik. Muhabbet ve tatlının ruhumuzda yarattığı etkiye dayanarak keyifle otele geri döndük. Akşam yemeği ve muhabbetinin bitmesini beklemeden odama çekildim. Çünkü ertesi sabah 5 de Lecce'ye geri dönmem ve bir takım evrak kürek işlerimi halletmem gerekiyordu. Bunun ani haberi üzerine bulunduğum gruptan özür dileyerek, Poggiardo'da buluşma sözleri üzerine Bari'den ayrıldım. 1,5 gün için oldukça yoğun ve doyurucu bir programdı.Ancak bitmemişti ve Poggiardo'da devam edecekti.



Saturday, 2 December 2017

Sana 1 Ay Bana 1 Ay Yetmez Gülüm 11 Ay

Eveet 1 ay oldu diyebilir miyiz hocam? Bence diyebiliriz. Alışma süreci tamamlanıyor, hissediyorum:) Bu satırları size shiftimin değiştiğini unuttuğum için işe erken geldiğim bir cumartesi gününden yazıyorum. Eve sabah 6'da geldiğimi düşünürsek iki saat fazladan uyuyamamış olmanın pişmanlığıyla kendimi yakındaki alışveriş merkezindeki Starbucks'a attım. Şu an iki şey farkettim: Bir, haftasonu-avm-çoucuklu aile üçlüsü dünyanın hiçbir yerinde değişmiyor. Starbucks'ın içi kreş gibi. İki, Amstelveen'de tahmin ettiğimden daha fazla Türk varmış. Gelelim bana: Son 10 günde çalıştım, Hollandaca kursuna yazıldım, 1 adet sergi gezdim, biraz daha çalıştım ve buradaki arkadaşlarıma diğer Türk arkadaşlarımla birlikte bir "Turkish dinner" hazırladım. Ha bir de acı tecrübelerle bisiklet tamir etmeyi öğrendim, daha doğrusu ev arkadaşlarım sağolsun sadece izledim.

Genelde geceleri çalıştığım için zaman kavramım biraz alt üst olmuş durumda. Yine de bu durumdan şikayetçi değilim, çünkü sürekli farklı işler yapıyorum ve yaparken genelde eğleniyorum. Örneğin geçen hafta ilk barmaidlik görevimi başarıyla tamamladım. Buradaki bardakların hepsi plastik olduğundan ve birayı taşırmak bir sorun teşkil etmediğinden çok da zor olmadı :) 


Hollandaca Kursu Diğer EVS gönüllüleri yani ev arkadaşlarımla birlikte geçen pazartesi çalıştığımız yerin hemen yanındaki kültür merkezi benzeri bir yerde Hollandaca kursuna başladık. İlk ders biraz tanışma, biraz kaynaşma derken eğlenceliydi. Öğretmenimiz yaşlı ama aşırı enerjik, biraz çılgın eğlenceli bir Hollandalı. Sınıfta bizim dışımızda Hindistan, İngiltere, Filipinler ve Brezilya'dan gelenler var. Bizim de 2 Türk, 1 Gürcü, 1 İspanyol olduğumuzu düşünürsek, öğretmenle birlikte 8 milletten insan bir sınıfın içinde cebelleşiyoruz:) Hani herkesin Türk olduğu bir sınıfta İngilizce konuşmak anlamsız ve zor gelir ya, işte burada İngilizce'nin rolü değişiyor ve konuşulmak istenen dil haline geliyor. Kurs 1,5 ay boyunca haftada 1,5 saat olacak. Sular seller gibi konuşmak için yeterli değil tabii ki ama en azından buradaki günlük hayatımıza yardımcı olacağına inanıyorum.

Sıradan başlayalım o zaman neler yaptım:

Mocco Museum: Banksy & Salvador Dali Geçen pazar hava 20 dereceyi biraz geçtiği, yağmursuz
olduğu ve bu mevsimde bu duruma az rastlandığı için evde oturmak istemedim. Aslında niyetim hala görmediğim Vondelpark'a gidip çimlere uzanıp kitap okumak ve bir şeyler atıştırmaktı. Önce metroya sonra da 5 numaralı tramvaya binip parka en yakın olan Museumplein durağında indim. Meşhur "Iamsterdam" yazısını da ilk görüşüm tramvaydan indikten hemen sonra oldu:) Haritadan Vondelpark'ın olduğu yönü bulmaya çalışırken Rijkmuseum'un yanında küçücük kalan Mocco Museum'a gözüm takıldı. İçeride Banksy ve Salvador Dali eserleri sergileniyordu. Dedim Buse gir biraz kültürlen koçum ne kaybedersin, nasıl olsa yemeğini evden getirdin. 

Serginin Banksy kısmı görülmeye değer miydi bilemiyorum, sadece aşağıdaki büyük canvas etkileyiciydi. Onun dışında Banksy Lady Diana'nın resmiyle bastırılıp gerçekten kullanılmış olan banknotun hikayesini öğrenmek hoştu. Çünkü ne diyoruz: "Be Diana in a world full of Kardashians". Salvador Dali kısmına geldiğimizde ise, bir odada sürekli dönen ve Dali'nin hayatını anlatan slayt gösterisi gerçekten bilgilendiriciydi. Bilen bilir ben öyle aşırı entelektüel, sanattan çok iyi anlayan, aşırı donanımlı biri değilim ama bir yandan da sanatın tek bir doğrusu olan bir bulmacadaki doğru sonuca ulaşmak olmadığını düşündüğüm için bu tür etkinliklere katılmak için öyle olmam gerektiğine de inanmıyorum. Dali tablolarındaki küçük ayrıntılar bence sergideki en etkileyici şeydi. Müzenin her yerine serpiştirilmiş Dali ve Banksy sözleri de güzeldi ama Banksy'nin felsefesi ve bakış açısıyla eserlerinin bu şekilde bir müzede sergilenip, aşağıdaki mağazada ticari ürünlerinin satılması, ben dahil herkesin fotoğraf çekip paylaşmak için beklemesi biraz çelişiyor. Mesela az ötedeki Van Gogh Müzesi'nin kendisine maddi imkansızlıklar nedeniyle giremesem de, mağazasına girdim; görseniz Van Gogh eserlerinden neler yapmışlar yani mutfak önlüğü mü dersin, fırın eldiveni mi dersin, masa örtüsü mü dersin. Ne gerek var? Yani bu mağazalar tabii ki olsun ve bir şeyler satsın ama en azından sergilenen şeyle biraz ilgisi olsun, anlamlı olsun, Van Gogh mezarında ters dönmesin mesela.


Neyse bu kısa kültür turundan sonda geç de olsa Vondelpark'a gidip kitabımı okudum, sandviçi mi yedim, geç saate kaldığım için bir güzel kıçımı üşütüp evime döndüm. Vondelpark gerçekten çok büyük bir alana kurulu, yemyeşil, su desen su, kuş desen kuş yazın bıraksanız her gün gidebileceğim bir Seğmenler çarpı 15 diyebiliriz. Ha bir de Seğmenler'den küçük iki farkı; aşırı temiz ve tasmasız da olsa kimsenin köpeği birbiriyle kavga etmiyor. Adamların köpekleri bile sakin, saygılı, tebrik ediyorum.

Turkish Dinner Geldiğimiz haftadan başlayarak bir gelenek oluşturduk: International Monday Dinners at Evs House. Her hafta başka bir milletin yemeği pişiyor evde. İlk hafta Hollanda'yla başladık, ikinci hafta İspanyol ve üçüncü hafta da Türk yemeği yedik.  En şanslı bizdik, çünkü zaten evde 2 Türküz ve üçüncü olarak bir Türk arkadaşımız daha bize katıldı. Böylece Ceren'in muhteşem sarması ve barbunyasıyla gerçek bir Türk sofrası oldu diyebiliriz. Ben de köfte, bulgur pilavı ve sigara böreği yaptım. Bence lezzetliydi, valla yiyenler de öyle söyledi bilemeyeceğim :) Yarın da Gürcü ev arkadaşımızla Özbek asıllı başka bir çalışma arkadaşımız Sovyet yemekleri yapacaklar.

Bisiklet Tamiri Zaten hayatta neyden korktuysam başıma geldi. Tam bisiklete alıştım, artık sorunsuz gidip geliyorum diyordum ki, Cuma gecesi işten dönerken tam evin sokağına girdiğim anda lastiğim patladı. Nasıl olduğu hakkında en ufak fikrim yok. Ertesi gün ev arkadaşlarımın yardımıyla iç lastikte iki delik tespit edip tamir ettiğimizi sansak da, (aslında ben sadece izledim çünkü bisikletin lastiğinin içinde bir lastik daha olduğunu bile yeni öğrendim, o kadar uzağım olaya) akşam işe giderken lastiğin yeniden indiğini gördüm. İki gündür işe ev arkadaşımın bisikletiyle geliyorum, az önce yeni bir iç lastik aldım umarım bu iş bir an önce çözülür. Çünkü böyle zamanlar anxiety is coming back and I don't like it canım.

THE HEART OF ANKARA

Before visiting any city everybody searching for information: what to do in this city, what to see, how to spend nice time? I did the same, found most popular places in Ankara. I like architecture and picturesque views of the city very much. In this blog I want to write about my trip to one of the most interesting parts of the Turkish capital – Ankara Castle (Ankara Kalesi).

Some facts about Ankara Castle. It is located not so far from the city center and standing above Ulus, the oldest district of Ankara. The exact age of Ankara Castle is still unknown, it has hosted many different civilizations such as Hittite, Phrygia, Persian, Byzantine, Arab and Ottoman. Every tribe left a trace upon that charming construction in order to reflect their own tradition, culture and architectural style.

Renovated again and again by Romans, Seljuk, and Ottoman, Ankara Castle consists of citadel and bailey (inside and outside of the castle) surrogated 20 separate towers. Citadel cover approximately 43.000 km2 field with a wall that rises 14-16 meters and includes 42 towers with pentagon corners. The castle’s highest point, called Akkale, stands tall in the southeastern corner. 

My trip started from my house which is located in the center of Ankara, called Kizilay. It is only 2,1 km and about 35-40 min by foot. I like walking so much, it is the best way to explore the city, so I went there at afternoon when the sun was shining and weather was not so hot (it was middle of autumn). I took only my camera and small bag pack, expecting big dose of positive emotions  (photo # 1)

I entered the castle from the main gate (near the clock tower) (photo # 2) and passed by different historical buildings. Some of them are renovated and became popular touristic spots (cafes, souvenir shops etc.), but rest are still not in the best conditions.

Firstly, I went to the northern part of the Castle – beautiful tower with a red flag (photo # 3). I wanted to enter the tower, was searching for entrance, walking around 2, 3 circles to observe all possibilities, but it was closed 😞 Anyway, I came there to make photos, so I did it 😃



I was surprised by the contrast of  the view which I saw. The north view was a big hill with old, ruined and not attractive buildings; actually it was ruins of buildings (photo # 4). West view was to a district named Ulus which I mentioned before. It was also contrast with a part of old small buildings very close to the Castle and big modern commercial skyscrapers on the back view (photo # 5). I rested a bit in this place, made small picnic and continue my exploration of this historical place.



Honestly, I didn’t notice the stairs to the citadel on my right in the beginning of my exploration and passed them 😄. Only on my way back I visited Citadel. I reached stair, lots of them, and even here there were a lot of people. They were selling different goods, small and big souvenirs, like fridge magnets, handmade clothes, bags, lots of things. But mostly I was impressed inside the citadel. I heard some sounds while climbing the stairs, but when I entered Citadel I noticed 5 people playing different instruments a live music. It was so nice and very suitable to this place. I felt very comfortable and happy. 


However, also I noticed that there are a lot of other people, tourists, locals, mostly youngsters. They were sitting everywhere they wanted, exactly like I wrote. Brave ones just on the edge of the walls, others on the stairs, everywhere they wanted, there were no fence or safety barriers (photo # 6). I have some fear of height, so I didn’t risk so much, just climbed the highest place, experience some adrenaline for 1 minute and went to safer place 😄. Here the view to 360 degrees all around was also so perfect. I made some photos and was fully satisfied with the choice to visit this place (photo # 7, photo # 8).



Sometimes You are expecting something from a trip or visit, but here emotions and pleasure were above my expectations. I really recommend this place for those, who like historical architecture, picturesque view and not afraid to overcome some difficulties like climbing for a result, which can surprise You! 💗