Gönüllülüğümün ikinci ayına bir ayın nasıl bu kadar hızlı ve dolu dolu geçip bittiğini sorgular halde başladım. Mayıs sonunda daha gönüllülüğüme başlamama birkaç gün kala valizimi hazırlarken sorular beynimin labirentlerinde dolaşıp duruyordu: Yolumu bulabilecek miyim? Aktarmalı uçuşuma yetişip Litvanya'ya varabilecek miyim? Aslında ilk adımı attığımda tüm bu sorular ortadan kayboldu çünkü yolun güzelliği ve akışta süzülmenin hafifliği beni rahatsız etmelerine izin vermedi. Bu yılki ana hedefimin peşinden gidiyordum: hiç bulunmadığım hep merak ettiğim bir ülkede gönüllü olmak.
Litvanya’ya
yolculuk başlamıştı; önce gerçekten sakin, huzurlu, yeşil ve köklü bir şehir
olan “Sirvintos” ile tanıştım. Vatandaşlar bu şehrin 550. yılını kutlarken, ben
de ismi, binaları, iklimi, tarihi ve tabii ki yemekleri hakkında bilgi edinmeye
çalıştım. Havalimanında diğer gönüllü arkadaşım Beyza’yla tanıştım. Güzel
yolculuk sonrası varışımızın hemen ardından “Saltibarsiciai” yani “pembe çorba”
adı verilen soğuk çorbayı denedim. Buraya 1 gün geç gelerek pembe çorba
festivalini kaçırmış olsam da soğuk çorbanın lezzetli tadı hüznümü yok etmişti.
Bir sonraki lezzet rotamızın hedefi Zeppelina'ydı, patatesli içli köfte de
diyebileceğimiz bu yemek bizden yine tam not aldı. Litvanya’nın lezzet
duraklarından geçtiğimize göre şimdi sıra gönüllülüğe kolları sıvamaktaydı.
Gençlik
merkezimizdeki gönüllülük çalışmaları hariç hafta sonlarında olabildiğinde yeni
yerler görmeye gayret ettik. İlk şehir başkent Vilnius'tu; bu şehirde Sirvintos’tan
bir saatlik bir yolculuk sonrası güzel manzaralar, Neris nehri, dans eden
insanlar ve koruma altındaki tüm tarihi yerleri görebilirsiniz. Ben de ilk önce
bu koruma yerlerinden bir tanesi olarak Vilnius'un sembolü olan Gediminas
Kulesi'ne çıktım. Tüm Baltık mücevherlerini ve Rönesans baskılarını
görebileceğiniz ve 14. yüzyıldan 21. yüzyıla kadar olan yüzyıllara tanıklık
edebileceğiniz bu kalenin efsanelerine göre, Grandük Gediminas, rüyasında
tepenin (kalenin) zirvesinde uluyan bir Demir Kurt görmüş. Tepe, sonunda ahşap
bir kale inşa ettiği yer olarak geçiyordu. Şehrin iletişim görevi olan telgraf ise
1838'de aslında burada kullanılmaya başlanmıştı. Kuleden sonra bir sonraki
hedef Şafak Kapısı'ydı. Meryem Ana'nın “Şafak Yıldızı” olarak bilinmesi ile
bağlantılıymış. Bu nedenle bu kapı, Meryem Ana'ya ithafen şehrin en doğusunda
yer almakta imiş. Vilnius’ta gezerken, yeni tatlar denerken yeni yüzlerle de
tanıştık ve insanları gerçekten çok saygılı ve güler yüzlüydü.
Bu ay boyunca Litvanya dışında dört ülke gördüm. İlk rota Baltık ülkeleriydi: Letonya ve Estonya. Ticaret kavşakları ile bilinen bir ülke olan Letonya'nın tarihi 4000 yıl öncesine dayanıyordu. Riga'yı ilk gördüğümde bu bilgi havuzu tarihi atmosferi destekledi. Başkent Riga dokunulmamış, havasını ve binalarını korumuştu. Eski kaldırımlarda ve kahvehanelerde dolaşırken kendimi adeta bir ortaçağ dizisinde gibi hissetmiştim. Estonya/ Tallinn'deki kozmopolit atmosfer harikaydı. Herkes turist gibi görünüyordu ve dil engeli burada hiç hissedilmiyordu. Belki de bunun nedeni bu şehrin kuzeydeki birkaç ülkeyi birbirine bağlayan bir liman şehri olmasıydı.
Bir
hafta sonra Norveç'i, Oslo'yu ziyaret ettim. Metropol ne demek burada
anlayabileceğimiz bir yer olan Oslo’da insanların tarzı ilk dikkatimi çeken şey
oldu. Herkes stil ikonu gibi şıktı. Binalar eski ya da modern olarak kategorize
edilmemişti. Hepsi öyle bir uyum içindeydi ki, kendinizi tarihi havanın içinde
kolayca kaybedebilir ve sonra ülkenin sahip olduğu post-modern ayak izlerine
geri dönebilirdiniz. Norveç somonu da güzeldi; hayatımda asla girmeyeceğim uzun
bir kuyruğa girip beklememize rağmen buna değdi. Beni büyüsü altına alan en
büyük şey ise Munch Müzesi oldu. Edward Munch, hakkında okumayı çok sevdiğim ve
eserlerine bayıldığım bir sanatçıydı ve o döneme, hayatına ve eserlerine gitme
şansına sahip olmak unutulmaz bir deneyimdi.
İsveç'in
Stockholm kentinde ise tarihi dokunun korunmuş olması, renklerin dansı ve cesur
tasarımlar Stockholm'ü güzelleştiren unsurlardı. Sokaklarında dolaştım,
havasını yakalamaya çalıştım, yağmura yakalandım, sonra güneş üzerimizi örttü,
yine güzel insanlarla tanıştım. İsveç köftesinden bahsetmeden de yolculuğumu
bitiremezdim. Hala nasıl bu kadar lezzetli olabiliyorlar diye kendi kendime soruyorum.
İsveç çörekleri de muhteşem tatlılardı ve Sirvintos'a döndükten sonra o
çöreklerden yapacağıma dair söz verdim (ve Beyza’yla takım çalışması eşliğinde
ile yaptık da J).
Kısacası
Litvanya unutulmaz anılarla doluydu. SAJC bana dünya hakkında pek çok beceri ve
bilgi kazandırdı. Dört hafta içinde bile tüm maceraların ne kadar yoğun
olduğuna inanamadım. İşbirliği ve güçlü bir ekip çalışmasıyla bir sanat
atölyesi başlatma şansım bile oldu. Atölyemiz hala devam etmekte :)
Yazımı
sonlandırırken öğrendiğim en güzel şeyden bahsetmek istiyorum. Öncelikle hayatımda
hiç bin parçalık bir puzzle yapmayı denemedim ama burada duvarlara asmamız için
getirilen iki bin parçalık puzzle yapmayı denerken yarım saatte 2 parça
birleştirebilmiş olmak bile bana biraz ilerlemenin hala bir ilerleme sayıldığını
öğretti. Büyük bir özveriyle puzzle bittiğinde ise hala eksik bir parça
olduğunu fark ettik. Yazıcıdan çıkarmaya çalıştık ama olmadı; milimetreler
yanlıştı ve artık farklı bir strateji izlemem gerektiğini anlamıştım. Eski
binaların eksik parçalarının nasıl yapılıyorsa ben de bir restorasyon yapmaya
çalışacağım dedim kendi kendime ve kolları sıvadım. Hesapladım, ölçtüm, çizdim,
birkaç deneme yaptım, boyadım, ve işte! Kayıp bir parça yoktu. Başka bir ders
daha öğrenilmişti: sabır her zaman meyvesini verirdi. Kayıp parça sonradan
ortaya çıktı tabii ama bende ortaya çıkan farkındalıkların yerine oturamazdı o
parça. Zira bir eksikliğin, kendi yokluğundan ziyade bize bir şeyler
buldurabileceğini kim düşünebilirdi ki? Gelecek ayımı gerçekten merak ediyor ve
iple çekiyordum. Ve tabii gidene kadar Litvanya'nın geleneksel yemeklerini
tekrar tekrar yiyeceğimden hiç şüphem yoktu.
.jpeg)


.jpeg)