Tuesday, 1 July 2025

Litvanya’da Bir Aylık Gönüllülük Hikayem

 

Gönüllülüğümün ikinci ayına bir ayın nasıl bu kadar hızlı ve dolu dolu geçip bittiğini sorgular halde başladım. Mayıs sonunda daha gönüllülüğüme başlamama birkaç gün kala valizimi hazırlarken sorular beynimin labirentlerinde dolaşıp duruyordu: Yolumu bulabilecek miyim? Aktarmalı uçuşuma yetişip Litvanya'ya varabilecek miyim? Aslında ilk adımı attığımda tüm bu sorular ortadan kayboldu çünkü yolun güzelliği ve akışta süzülmenin hafifliği beni rahatsız etmelerine izin vermedi. Bu yılki ana hedefimin peşinden gidiyordum: hiç bulunmadığım hep merak ettiğim bir ülkede gönüllü olmak.

Litvanya’ya yolculuk başlamıştı; önce gerçekten sakin, huzurlu, yeşil ve köklü bir şehir olan “Sirvintos” ile tanıştım. Vatandaşlar bu şehrin 550. yılını kutlarken, ben de ismi, binaları, iklimi, tarihi ve tabii ki yemekleri hakkında bilgi edinmeye çalıştım. Havalimanında diğer gönüllü arkadaşım Beyza’yla tanıştım. Güzel yolculuk sonrası varışımızın hemen ardından “Saltibarsiciai” yani “pembe çorba” adı verilen soğuk çorbayı denedim. Buraya 1 gün geç gelerek pembe çorba festivalini kaçırmış olsam da soğuk çorbanın lezzetli tadı hüznümü yok etmişti. Bir sonraki lezzet rotamızın hedefi Zeppelina'ydı, patatesli içli köfte de diyebileceğimiz bu yemek bizden yine tam not aldı. Litvanya’nın lezzet duraklarından geçtiğimize göre şimdi sıra gönüllülüğe kolları sıvamaktaydı.

Merkezdeki gençler ve çalışanlar bizi çok sıcak karşıladılar. Daiva'nın rehberliği ve samimiyet dolu kalbi, Jelena'nın dinamik enerjisi ve Zivile'nin mentorluğu tüm endişelerimiz ve zorluklarımız konusunda çok yardımcı oldu. Aktiviteler için beyin fırtınası yaptık, tasarladık, organize ettik, boyadık, yemek yaptık, oynadık, pişirdik, temizledik, taşıdık, topladık dans ettik her şeyi yaptık. Merkez artık yeni evimizdi, bu şekilde hissetmemiz için herkes elinden geleni yaptı, ben de ne yapıyorsam içtenlikle yapmaya ve kendimi evimdeymiş gibi hissetmeye başladım. Bazen çocuklarla, bazen gençlik takımımızla, çalışanlarla, gönüllülerle değerli faaliyetler yaptık ama her seferinde iletişimin, sınırların, sabrın ve profesyonelliğin önemini öğrendim. Tabii ki yemek yapmayı da unutmadım; bu sanatı merkeze adım atar atmaz herkesle uygulamaya, kendi ülkemizden de bir lezzet rüzgarı estirmeye de başladık.

Gençlik merkezimizdeki gönüllülük çalışmaları hariç hafta sonlarında olabildiğinde yeni yerler görmeye gayret ettik. İlk şehir başkent Vilnius'tu; bu şehirde Sirvintos’tan bir saatlik bir yolculuk sonrası güzel manzaralar, Neris nehri, dans eden insanlar ve koruma altındaki tüm tarihi yerleri görebilirsiniz. Ben de ilk önce bu koruma yerlerinden bir tanesi olarak Vilnius'un sembolü olan Gediminas Kulesi'ne çıktım. Tüm Baltık mücevherlerini ve Rönesans baskılarını görebileceğiniz ve 14. yüzyıldan 21. yüzyıla kadar olan yüzyıllara tanıklık edebileceğiniz bu kalenin efsanelerine göre, Grandük Gediminas, rüyasında tepenin (kalenin) zirvesinde uluyan bir Demir Kurt görmüş. Tepe, sonunda ahşap bir kale inşa ettiği yer olarak geçiyordu. Şehrin iletişim görevi olan telgraf ise 1838'de aslında burada kullanılmaya başlanmıştı. Kuleden sonra bir sonraki hedef Şafak Kapısı'ydı. Meryem Ana'nın “Şafak Yıldızı” olarak bilinmesi ile bağlantılıymış. Bu nedenle bu kapı, Meryem Ana'ya ithafen şehrin en doğusunda yer almakta imiş. Vilnius’ta gezerken, yeni tatlar denerken yeni yüzlerle de tanıştık ve insanları gerçekten çok saygılı ve güler yüzlüydü.


Bu ay boyunca Litvanya dışında dört ülke gördüm. İlk rota Baltık ülkeleriydi: Letonya ve Estonya. Ticaret kavşakları ile bilinen bir ülke olan Letonya'nın tarihi 4000 yıl öncesine dayanıyordu. Riga'yı ilk gördüğümde bu bilgi havuzu tarihi atmosferi destekledi. Başkent Riga dokunulmamış, havasını ve binalarını korumuştu. Eski kaldırımlarda ve kahvehanelerde dolaşırken kendimi adeta bir ortaçağ dizisinde gibi hissetmiştim. Estonya/ Tallinn'deki kozmopolit atmosfer harikaydı. Herkes turist gibi görünüyordu ve dil engeli burada hiç hissedilmiyordu. Belki de bunun nedeni bu şehrin kuzeydeki birkaç ülkeyi birbirine bağlayan bir liman şehri olmasıydı.

Bir hafta sonra Norveç'i, Oslo'yu ziyaret ettim. Metropol ne demek burada anlayabileceğimiz bir yer olan Oslo’da insanların tarzı ilk dikkatimi çeken şey oldu. Herkes stil ikonu gibi şıktı. Binalar eski ya da modern olarak kategorize edilmemişti. Hepsi öyle bir uyum içindeydi ki, kendinizi tarihi havanın içinde kolayca kaybedebilir ve sonra ülkenin sahip olduğu post-modern ayak izlerine geri dönebilirdiniz. Norveç somonu da güzeldi; hayatımda asla girmeyeceğim uzun bir kuyruğa girip beklememize rağmen buna değdi. Beni büyüsü altına alan en büyük şey ise Munch Müzesi oldu. Edward Munch, hakkında okumayı çok sevdiğim ve eserlerine bayıldığım bir sanatçıydı ve o döneme, hayatına ve eserlerine gitme şansına sahip olmak unutulmaz bir deneyimdi.


İsveç'in Stockholm kentinde ise tarihi dokunun korunmuş olması, renklerin dansı ve cesur tasarımlar Stockholm'ü güzelleştiren unsurlardı. Sokaklarında dolaştım, havasını yakalamaya çalıştım, yağmura yakalandım, sonra güneş üzerimizi örttü, yine güzel insanlarla tanıştım. İsveç köftesinden bahsetmeden de yolculuğumu bitiremezdim. Hala nasıl bu kadar lezzetli olabiliyorlar diye kendi kendime soruyorum. İsveç çörekleri de muhteşem tatlılardı ve Sirvintos'a döndükten sonra o çöreklerden yapacağıma dair söz verdim (ve Beyza’yla takım çalışması eşliğinde ile yaptık da
J).


Kısacası Litvanya unutulmaz anılarla doluydu. SAJC bana dünya hakkında pek çok beceri ve bilgi kazandırdı. Dört hafta içinde bile tüm maceraların ne kadar yoğun olduğuna inanamadım. İşbirliği ve güçlü bir ekip çalışmasıyla bir sanat atölyesi başlatma şansım bile oldu. Atölyemiz hala devam etmekte :)

Yazımı sonlandırırken öğrendiğim en güzel şeyden bahsetmek istiyorum. Öncelikle hayatımda hiç bin parçalık bir puzzle yapmayı denemedim ama burada duvarlara asmamız için getirilen iki bin parçalık puzzle yapmayı denerken yarım saatte 2 parça birleştirebilmiş olmak bile bana biraz ilerlemenin hala bir ilerleme sayıldığını öğretti. Büyük bir özveriyle puzzle bittiğinde ise hala eksik bir parça olduğunu fark ettik. Yazıcıdan çıkarmaya çalıştık ama olmadı; milimetreler yanlıştı ve artık farklı bir strateji izlemem gerektiğini anlamıştım. Eski binaların eksik parçalarının nasıl yapılıyorsa ben de bir restorasyon yapmaya çalışacağım dedim kendi kendime ve kolları sıvadım. Hesapladım, ölçtüm, çizdim, birkaç deneme yaptım, boyadım, ve işte! Kayıp bir parça yoktu. Başka bir ders daha öğrenilmişti: sabır her zaman meyvesini verirdi. Kayıp parça sonradan ortaya çıktı tabii ama bende ortaya çıkan farkındalıkların yerine oturamazdı o parça. Zira bir eksikliğin, kendi yokluğundan ziyade bize bir şeyler buldurabileceğini kim düşünebilirdi ki? Gelecek ayımı gerçekten merak ediyor ve iple çekiyordum. Ve tabii gidene kadar Litvanya'nın geleneksel yemeklerini tekrar tekrar yiyeceğimden hiç şüphem yoktu.