O kadar çok şey yaşadım ki hangisinden bahsedeceğimi bilemiyorum. Ama umuyorum ki, sizi de bu dopdolu, heyecanlı, unutulmaz aya en güzel şekilde dahil edebilirim. Cadca’da yaz biraz geç gelmiş olsa da, sonunda hava güzelleşmeye başladı. Biz de evimizin önündeki laviçkada, hep birlikte küçük bir piknikle bu güzel aya “merhaba” demeye karar verdik.
Kıpkırmızı karpuz... Bana her zaman yazı hatırlatır. Her birimizin kendi kültüründen hazırladığı atıştırmalıklarla sadece midelerimizi değil, kalplerimizi de birleştirdik. Bugüne kadar yüzlerce anı biriktirdiğim bu evde, sanırım en keyif aldığım sabahlardan biriydi. Bu güzel sabahın ardından, uzun zamandır üzerine çalıştığımız ve liderliğini üstlendiğim Youth Exchange projesi için önemli bir adım atmanın zamanı gelmişti.
Ay sonunda gerçekleştirdiğimiz projeye dair ilk heyecanımızı yaşadığımız APV toplantısında, farklı ülkelerden grup liderleriyle bir araya geldik. Temamız, daha önce de belirlediğimiz gibi “kültürlerarası ilişkileri anlamak”tı. Bir psikolojik danışman olarak, kendi uzmanlık alanımda gençlerle bu başlık altında çalışacak olmak, grup liderleriyle fikir alışverişinde bulunmak beni daha şimdiden fazlasıyla heyecanlandırmıştı. Verimli geçen toplantılar, kurulan bağlar ve hayallerden sonra projemizi gerçekleştireceğimiz yere, Ladonhora 'ya gittik. Orada, hayatım boyunca unutamayacağım anılar biriktireceğimden henüz haberim yoktu.
Dört günlük toplantının ardından, uzun zamandır hayalini kurduğum rotaya doğru yola çıktım:
Sevilya, Malaga, Lizbon, Varşova...
Lise yıllarımda birkaç yıl boyunca İspanya’nın tutkulu dansı olan Flamenko yapmıştım. O zamanlar 14 yaşındaydım. Minicik bir kız olarak, gözümde kocaman olan kadınlar ve adamlarla aynı sınıfta dans ediyordum. Her Flamenko ezgisinde, her adımda büyüleniyordum. O günlerden beri hep hayalini kurmuştum: “Bir gün Sevilya’da olacağım...” Ve o gün geldi. Şimdi 24 yaşındayım ve o küçücük Öykü’nün hayalini gerçekleştiren biri olarak kendimle gurur duyuyorum. O zamanki hayran kaldığım kadınlar gibi ben de artık güçlü, tutkulu ve hayallerinin peşinden giden bir kadınım.Sevilya’ya ilk ayak bastığım an, kalbim sanki o şehri tanıyordu. Sokaklar, insanlar, yemekler... Hepsi bana o kadar tanıdık, o kadar ait hissettirdi ki; sanki başka bir hayatta orada yaşamışım gibi. Yolda yürürken şarkı söyleyen, dans eden insanları görmek kalbime dokundu. Flamenko’yu yerinde izlemekse, minik Öykü’ye verdiğim en güzel hediyelerden biriydi. Sanırım Sevilya, her zaman benim ruhumun güvenli alanı olacak.
Yolculuğum Malaga ile devam etti. Nihayet yaz-deniz-güneş üçlüsüne kavuşmuştum.
İspanya 'nın gerçekten bir büyüsü var...Ve sonra Lizbon.
Lizbon’a yalnız gittim. Düşünün, bir zamanlar tek başına kahve içmeye bile çekinen bendim; şimdi tek başına dünyayı gezmeye cesaret eden biri oldum. Ne kadar özel bir his olduğunu keşke size anlatabilsem... Lizbon’da çok güzel insanlarla tanıştım, birlikte şehri keşfettik, festivale katıldık. Şehrin en canlı, en coşkulu zamanlarından birindeydim. Son günümde okyanusta yüzmeye gittim... Hayatımda ilk defa okyanusta yüzmek... İnanılmazdı.
Oradan Varşova.
Polonya zaten Cadca’ya çok yakın, sık sık gidiyoruz. Ama başkentte olmak her zaman başka bir tat. Yine de, İspanya ve Portekiz’in sıcaklığından sonra Polonya’nın buz gibi havası beni
kendime getirdi. Belki de başka türlü Endülüs büyüsünden çıkamayacaktım...
Tatilin hemen ardından, bu kez ortaklarından biri olduğumuz IN & OUT eğitimine katılmak üzere yola çıktım. Yine Ladonhora’daydık. O yer... Her seferinde beni yeniden büyülüyor. Doğanın tam ortasında, geyiklerin arasında, sabah yogası, yüzme, yıldızların altında geçen geceler... 14 farklı ülkeden 40 kişiyle birlikteydik. Tanıştığım insanlar, kurduğum dostluklar, yaptığımız sohbetler… O bir hafta, hayatımda çok özel yerlere dokundu. Uzun zaman sonra yeniden, gerçekten zor bir veda ettim. Ama biliyordum, oradaki güzel insanlar artık hayatımın en kıymetli köşesinde bir yer edindiler.
Bu bir haftalık projenin ardından, sayısız anı, tecrübe ve ilhamla Keric 'e geri döndüm. Ama sadece bir gün evimde uyudum. Ertesi gün, bu kez kendi liderliğini yaptığım Youth Exchange projemiz için yeniden Ladonhora’ya doğru yola çıktım. Boşuna dememiştim: Çılgın bir aydı!Bu sefer hedefimiz, 15-20 yaş arası 5 farklı ülkeden gelen gençlerle kendi uzmanlığımda bir eğitim kampı gerçekleştirmekti. Ekip arkadaşlarımla birlikte harika etkinlikler hazırladık. Çocuklarla çalışmak, yetişkinlerle çalışmaktan farklı. Bazen zorlandık, bazen ne yapacağımızı bilemedik ama süreç harika geçti.
Eğitim sonrası çocuklar gülerek, öğrendikleriyle döndü. Grup liderleri ise bizim çok profesyonel bir ekip olduğumuzu ve çok keyifli bir kamp geçirdiklerini söyledi. Oysa ki biz, bu işi ilk kez yapan üç kişiydik. Bu proje benim için çok özeldi. Çünkü tüm ortaklarla birebir kişisel bağlantım vardı. Her birini farklı bir projede, eğitimde, gezi ya da etkinlikte tanımıştım. Böyle kurulan bağların ve arkadaşlıkların bir araya gelmesi... Gerçekten çok kıymetli. İki dolu dolu haftanın ardından Ladonhora’ya veda etme zamanı geldi.
Ama tabii ki hikâyem burada bitmedi.
Sırada yaz kampı vardı. Bu kez yaş grubumuz 8-12 yaş çocuklardı. Yavaş yavaş yorulduğumu fark etmeye başlamıştım ama son bir güçle kampta grup liderliği yaptım. Bu kamp, bir “günlük kamp”tı. Çocuklar sabah 8’den öğleden sonra 4’e kadar, 5 gün boyunca bizimleydi. Kamptan nasıl ilerleyeceğimiz konusunda endişelerim olsa da ; bir gün geziye çıktık, bir gün hiking yaptık, bir gün havuza gittik… Ve her gün öyle güzel etkinlikler gerçekleştirdik ki, çocukların yerine geçip onların yerine eğlenmek istedim.
Üç hafta boyunca, arka arkaya farklı gruplarla çalışmak tarifsiz bir deneyimdi.
Ve şimdi artık yavaş yavaş projemin sonlarına geldiğimi hissediyorum.
Bu vedanın hiç kolay olmayacağını biliyorum...
Ama her “hoşçakal”, içinde bir “merhaba” saklar.
Önümüzdeki ay görüşmek üzere...
Naile Öykü MUSLU





