Tuesday, 1 July 2025

Haziran'da Litvanya Gönüllülüğüm

Haziran ayı benim için çok hızlı başladı. 31 Mayıs’ta son sınavıma girdim, yurttan eve taşındım ve İstanbul uçağına yetiştim. Daha sonra birlikte gönüllülük yapacağım diğer gönüllü Amine ile tanıştım. Beraber Vilnius uçağına bindik ve yeni bir serüvene doğru yola çıktık.


Havalimanına indikten sonra Daiva ile tanıştık ve o bizi Širvintos’a götürdü. Eşyalarımı yerleştirdikten sonra Širvintos’u gezmeye çıktım. Burası yemyeşil ve sakin bir şehir.

Gençlik merkezindeki ilk günümde buradaki gençlerle tanıştım. Hepsi gerçekten çok cana yakındı. Birlikte mutfakta kek ve pasta yaptık, oyunlar oynadık. Ben buradaki oyunları öğrendim, onlara da "Papaz Kaçtı" oyununu öğrettim.

Eğlenceli geçen bir haftanın ardından Vilnius’u gezmek için otobüse bindim. Keşfetmesi kolay ve güzel bir şehirdi. Oradaki turistik yerleri gezip geleneksel yemeklerini tattım.


Sonraki hafta, gençlik merkezinde Širvintos’un 550. yıl kutlamaları için gençlerle birlikte kurdelelerden örgüler yaptık. Film izledik ve birlikte vakit geçirdik. Bu hafta, buradaki okulların kapanma haftası olduğu için gençler açısından oldukça stresliydi.

Hafta sonunda ise Estonya ve Letonya’nın başkentlerini ziyaret ettim. Kültürel olarak Litvanya’ya hem benziyorlardı hem de kendilerine özgü farkları vardı. Her iki şehrin de tarihi

yapılarını gezdim, geleneksel yemeklerini yedim ve yerel halkla tanıştım. Benim için çok güzel bir deneyimdi.

Bu hafta içi genel olarak sakin geçti. Gençlik merkezi olarak yaz dönemi çalışma saatlerine geçtik ve bu konuyla ilgili bir bilgilendirme yazısı hazırladık. Yaz kampı

bir günlüğüne merkeze geldi; birlikte oyunlar oynadık ve keyifli vakit geçirdik.

Bu ayki izin günlerimi bu hafta kullandım ve Norveç ile İsveç için altı günlük bir plan hazırladım. Daha önce hep Akdeniz’e kıyısı olan ülkelere gitmiştim, bu yüzden büyük bir kültürel farklılık yaşamamıştım. Ancak İskandinav kültürü bana hem farklı geldi hem de çok hoşuma gitti. Hem insanları hem de doğası çok güzeldi.

Bu haftamı ise gençlik merkezinde bir atölyeye yardım ederek ve 6 Haziran için oyunlar ve etkinlikler düzenleyerek geçiriyorum. Bu ay benim için oldukça dolu ve heyecan verici geçti. Bir sonraki ayı heyecanla bekliyorum…

Litvanya’da Bir Aylık Gönüllülük Hikayem

 

Gönüllülüğümün ikinci ayına bir ayın nasıl bu kadar hızlı ve dolu dolu geçip bittiğini sorgular halde başladım. Mayıs sonunda daha gönüllülüğüme başlamama birkaç gün kala valizimi hazırlarken sorular beynimin labirentlerinde dolaşıp duruyordu: Yolumu bulabilecek miyim? Aktarmalı uçuşuma yetişip Litvanya'ya varabilecek miyim? Aslında ilk adımı attığımda tüm bu sorular ortadan kayboldu çünkü yolun güzelliği ve akışta süzülmenin hafifliği beni rahatsız etmelerine izin vermedi. Bu yılki ana hedefimin peşinden gidiyordum: hiç bulunmadığım hep merak ettiğim bir ülkede gönüllü olmak.

Litvanya’ya yolculuk başlamıştı; önce gerçekten sakin, huzurlu, yeşil ve köklü bir şehir olan “Sirvintos” ile tanıştım. Vatandaşlar bu şehrin 550. yılını kutlarken, ben de ismi, binaları, iklimi, tarihi ve tabii ki yemekleri hakkında bilgi edinmeye çalıştım. Havalimanında diğer gönüllü arkadaşım Beyza’yla tanıştım. Güzel yolculuk sonrası varışımızın hemen ardından “Saltibarsiciai” yani “pembe çorba” adı verilen soğuk çorbayı denedim. Buraya 1 gün geç gelerek pembe çorba festivalini kaçırmış olsam da soğuk çorbanın lezzetli tadı hüznümü yok etmişti. Bir sonraki lezzet rotamızın hedefi Zeppelina'ydı, patatesli içli köfte de diyebileceğimiz bu yemek bizden yine tam not aldı. Litvanya’nın lezzet duraklarından geçtiğimize göre şimdi sıra gönüllülüğe kolları sıvamaktaydı.

Merkezdeki gençler ve çalışanlar bizi çok sıcak karşıladılar. Daiva'nın rehberliği ve samimiyet dolu kalbi, Jelena'nın dinamik enerjisi ve Zivile'nin mentorluğu tüm endişelerimiz ve zorluklarımız konusunda çok yardımcı oldu. Aktiviteler için beyin fırtınası yaptık, tasarladık, organize ettik, boyadık, yemek yaptık, oynadık, pişirdik, temizledik, taşıdık, topladık dans ettik her şeyi yaptık. Merkez artık yeni evimizdi, bu şekilde hissetmemiz için herkes elinden geleni yaptı, ben de ne yapıyorsam içtenlikle yapmaya ve kendimi evimdeymiş gibi hissetmeye başladım. Bazen çocuklarla, bazen gençlik takımımızla, çalışanlarla, gönüllülerle değerli faaliyetler yaptık ama her seferinde iletişimin, sınırların, sabrın ve profesyonelliğin önemini öğrendim. Tabii ki yemek yapmayı da unutmadım; bu sanatı merkeze adım atar atmaz herkesle uygulamaya, kendi ülkemizden de bir lezzet rüzgarı estirmeye de başladık.

Gençlik merkezimizdeki gönüllülük çalışmaları hariç hafta sonlarında olabildiğinde yeni yerler görmeye gayret ettik. İlk şehir başkent Vilnius'tu; bu şehirde Sirvintos’tan bir saatlik bir yolculuk sonrası güzel manzaralar, Neris nehri, dans eden insanlar ve koruma altındaki tüm tarihi yerleri görebilirsiniz. Ben de ilk önce bu koruma yerlerinden bir tanesi olarak Vilnius'un sembolü olan Gediminas Kulesi'ne çıktım. Tüm Baltık mücevherlerini ve Rönesans baskılarını görebileceğiniz ve 14. yüzyıldan 21. yüzyıla kadar olan yüzyıllara tanıklık edebileceğiniz bu kalenin efsanelerine göre, Grandük Gediminas, rüyasında tepenin (kalenin) zirvesinde uluyan bir Demir Kurt görmüş. Tepe, sonunda ahşap bir kale inşa ettiği yer olarak geçiyordu. Şehrin iletişim görevi olan telgraf ise 1838'de aslında burada kullanılmaya başlanmıştı. Kuleden sonra bir sonraki hedef Şafak Kapısı'ydı. Meryem Ana'nın “Şafak Yıldızı” olarak bilinmesi ile bağlantılıymış. Bu nedenle bu kapı, Meryem Ana'ya ithafen şehrin en doğusunda yer almakta imiş. Vilnius’ta gezerken, yeni tatlar denerken yeni yüzlerle de tanıştık ve insanları gerçekten çok saygılı ve güler yüzlüydü.


Bu ay boyunca Litvanya dışında dört ülke gördüm. İlk rota Baltık ülkeleriydi: Letonya ve Estonya. Ticaret kavşakları ile bilinen bir ülke olan Letonya'nın tarihi 4000 yıl öncesine dayanıyordu. Riga'yı ilk gördüğümde bu bilgi havuzu tarihi atmosferi destekledi. Başkent Riga dokunulmamış, havasını ve binalarını korumuştu. Eski kaldırımlarda ve kahvehanelerde dolaşırken kendimi adeta bir ortaçağ dizisinde gibi hissetmiştim. Estonya/ Tallinn'deki kozmopolit atmosfer harikaydı. Herkes turist gibi görünüyordu ve dil engeli burada hiç hissedilmiyordu. Belki de bunun nedeni bu şehrin kuzeydeki birkaç ülkeyi birbirine bağlayan bir liman şehri olmasıydı.

Bir hafta sonra Norveç'i, Oslo'yu ziyaret ettim. Metropol ne demek burada anlayabileceğimiz bir yer olan Oslo’da insanların tarzı ilk dikkatimi çeken şey oldu. Herkes stil ikonu gibi şıktı. Binalar eski ya da modern olarak kategorize edilmemişti. Hepsi öyle bir uyum içindeydi ki, kendinizi tarihi havanın içinde kolayca kaybedebilir ve sonra ülkenin sahip olduğu post-modern ayak izlerine geri dönebilirdiniz. Norveç somonu da güzeldi; hayatımda asla girmeyeceğim uzun bir kuyruğa girip beklememize rağmen buna değdi. Beni büyüsü altına alan en büyük şey ise Munch Müzesi oldu. Edward Munch, hakkında okumayı çok sevdiğim ve eserlerine bayıldığım bir sanatçıydı ve o döneme, hayatına ve eserlerine gitme şansına sahip olmak unutulmaz bir deneyimdi.


İsveç'in Stockholm kentinde ise tarihi dokunun korunmuş olması, renklerin dansı ve cesur tasarımlar Stockholm'ü güzelleştiren unsurlardı. Sokaklarında dolaştım, havasını yakalamaya çalıştım, yağmura yakalandım, sonra güneş üzerimizi örttü, yine güzel insanlarla tanıştım. İsveç köftesinden bahsetmeden de yolculuğumu bitiremezdim. Hala nasıl bu kadar lezzetli olabiliyorlar diye kendi kendime soruyorum. İsveç çörekleri de muhteşem tatlılardı ve Sirvintos'a döndükten sonra o çöreklerden yapacağıma dair söz verdim (ve Beyza’yla takım çalışması eşliğinde ile yaptık da
J).


Kısacası Litvanya unutulmaz anılarla doluydu. SAJC bana dünya hakkında pek çok beceri ve bilgi kazandırdı. Dört hafta içinde bile tüm maceraların ne kadar yoğun olduğuna inanamadım. İşbirliği ve güçlü bir ekip çalışmasıyla bir sanat atölyesi başlatma şansım bile oldu. Atölyemiz hala devam etmekte :)

Yazımı sonlandırırken öğrendiğim en güzel şeyden bahsetmek istiyorum. Öncelikle hayatımda hiç bin parçalık bir puzzle yapmayı denemedim ama burada duvarlara asmamız için getirilen iki bin parçalık puzzle yapmayı denerken yarım saatte 2 parça birleştirebilmiş olmak bile bana biraz ilerlemenin hala bir ilerleme sayıldığını öğretti. Büyük bir özveriyle puzzle bittiğinde ise hala eksik bir parça olduğunu fark ettik. Yazıcıdan çıkarmaya çalıştık ama olmadı; milimetreler yanlıştı ve artık farklı bir strateji izlemem gerektiğini anlamıştım. Eski binaların eksik parçalarının nasıl yapılıyorsa ben de bir restorasyon yapmaya çalışacağım dedim kendi kendime ve kolları sıvadım. Hesapladım, ölçtüm, çizdim, birkaç deneme yaptım, boyadım, ve işte! Kayıp bir parça yoktu. Başka bir ders daha öğrenilmişti: sabır her zaman meyvesini verirdi. Kayıp parça sonradan ortaya çıktı tabii ama bende ortaya çıkan farkındalıkların yerine oturamazdı o parça. Zira bir eksikliğin, kendi yokluğundan ziyade bize bir şeyler buldurabileceğini kim düşünebilirdi ki? Gelecek ayımı gerçekten merak ediyor ve iple çekiyordum. Ve tabii gidene kadar Litvanya'nın geleneksel yemeklerini tekrar tekrar yiyeceğimden hiç şüphem yoktu.

Haziran gerçekten çılgın bir aydı.

 
O kadar çok şey yaşadım ki hangisinden bahsedeceğimi bilemiyorum. Ama umuyorum ki, sizi de bu dopdolu, heyecanlı, unutulmaz aya en güzel şekilde dahil edebilirim. Cadca’da yaz biraz geç gelmiş olsa da, sonunda hava güzelleşmeye başladı. Biz de evimizin önündeki laviçkada, hep birlikte küçük bir piknikle bu güzel aya “merhaba” demeye karar verdik. 

Kıpkırmızı karpuz... Bana her zaman yazı hatırlatır. Her birimizin kendi kültüründen hazırladığı atıştırmalıklarla sadece midelerimizi değil, kalplerimizi de birleştirdik. Bugüne kadar yüzlerce anı biriktirdiğim bu evde, sanırım en keyif aldığım sabahlardan biriydi. Bu güzel sabahın ardından, uzun zamandır üzerine çalıştığımız ve liderliğini üstlendiğim Youth Exchange projesi için önemli bir adım atmanın zamanı gelmişti. 


Ay sonunda gerçekleştirdiğimiz projeye dair ilk heyecanımızı yaşadığımız APV toplantısında, farklı ülkelerden grup liderleriyle bir araya geldik. Temamız, daha önce de belirlediğimiz gibi “kültürlerarası ilişkileri anlamak”tı. Bir psikolojik danışman olarak, kendi uzmanlık alanımda gençlerle bu başlık altında çalışacak olmak, grup liderleriyle fikir alışverişinde bulunmak beni daha şimdiden fazlasıyla heyecanlandırmıştı. Verimli geçen toplantılar, kurulan bağlar ve hayallerden sonra projemizi gerçekleştireceğimiz yere, Ladonhora 'ya gittik. Orada, hayatım boyunca unutamayacağım anılar biriktireceğimden henüz haberim yoktu.


Dört günlük toplantının ardından, uzun zamandır hayalini kurduğum rotaya doğru yola çıktım:

Sevilya, Malaga, Lizbon, Varşova...

Lise yıllarımda birkaç yıl boyunca İspanya’nın tutkulu dansı olan Flamenko yapmıştım. O zamanlar 14 yaşındaydım. Minicik bir kız olarak, gözümde kocaman olan kadınlar ve adamlarla aynı sınıfta dans ediyordum. Her Flamenko ezgisinde, her adımda büyüleniyordum. O günlerden beri hep hayalini kurmuştum: “Bir gün Sevilya’da olacağım...” Ve o gün geldi. Şimdi 24 yaşındayım ve o küçücük Öykü’nün hayalini gerçekleştiren biri olarak kendimle gurur duyuyorum. O zamanki hayran kaldığım kadınlar gibi ben de artık güçlü, tutkulu ve hayallerinin peşinden giden bir kadınım.

Sevilya’ya ilk ayak bastığım an, kalbim sanki o şehri tanıyordu. Sokaklar, insanlar, yemekler... Hepsi bana o kadar tanıdık, o kadar ait hissettirdi ki; sanki başka bir hayatta orada yaşamışım gibi. Yolda yürürken şarkı söyleyen, dans eden insanları görmek kalbime dokundu. Flamenko’yu yerinde izlemekse, minik Öykü’ye verdiğim en güzel hediyelerden biriydi. Sanırım Sevilya, her zaman benim ruhumun güvenli alanı olacak.

Yolculuğum Malaga ile devam etti. Nihayet yaz-deniz-güneş üçlüsüne kavuşmuştum.

İspanya 'nın gerçekten bir büyüsü var...

Ve sonra Lizbon.

Lizbon’a yalnız gittim. Düşünün, bir zamanlar tek başına kahve içmeye bile çekinen bendim; şimdi tek başına dünyayı gezmeye cesaret eden biri oldum. Ne kadar özel bir his olduğunu keşke size anlatabilsem... Lizbon’da çok güzel insanlarla tanıştım, birlikte şehri keşfettik, festivale katıldık. Şehrin en canlı, en coşkulu zamanlarından birindeydim. Son günümde okyanusta yüzmeye gittim... Hayatımda ilk defa okyanusta yüzmek... İnanılmazdı.

Oradan Varşova.

Polonya zaten Cadca’ya çok yakın, sık sık gidiyoruz. Ama başkentte olmak her zaman başka bir tat. Yine de, İspanya ve Portekiz’in sıcaklığından sonra Polonya’nın buz gibi havası beni
kendime getirdi. Belki de başka türlü Endülüs büyüsünden çıkamayacaktım...


Tatilin hemen ardından, bu kez ortaklarından biri olduğumuz IN & OUT eğitimine katılmak üzere yola çıktım. Yine Ladonhora’daydık. O yer... Her seferinde beni yeniden büyülüyor. Doğanın tam ortasında, geyiklerin arasında, sabah yogası, yüzme, yıldızların altında geçen geceler... 14 farklı ülkeden 40 kişiyle birlikteydik. Tanıştığım insanlar, kurduğum dostluklar, yaptığımız sohbetler… O bir hafta, hayatımda çok özel yerlere dokundu. Uzun zaman sonra yeniden, gerçekten zor bir veda ettim. Ama biliyordum, oradaki güzel insanlar artık hayatımın en kıymetli köşesinde bir yer edindiler.

Bu bir haftalık projenin ardından, sayısız anı, tecrübe ve ilhamla Keric 'e geri döndüm. Ama sadece bir gün evimde uyudum. Ertesi gün, bu kez kendi liderliğini yaptığım Youth Exchange projemiz için yeniden Ladonhora’ya doğru yola çıktım. Boşuna dememiştim: Çılgın bir aydı!

Bu sefer hedefimiz, 15-20 yaş arası 5 farklı ülkeden gelen gençlerle kendi uzmanlığımda bir eğitim kampı gerçekleştirmekti. Ekip arkadaşlarımla birlikte harika etkinlikler hazırladık. Çocuklarla çalışmak, yetişkinlerle çalışmaktan farklı. Bazen zorlandık, bazen ne yapacağımızı bilemedik ama süreç harika geçti. 

Eğitim sonrası çocuklar gülerek, öğrendikleriyle döndü. Grup liderleri ise bizim çok profesyonel bir ekip olduğumuzu ve çok keyifli bir kamp geçirdiklerini söyledi. Oysa ki biz, bu işi ilk kez yapan üç kişiydik. Bu proje benim için çok özeldi. Çünkü tüm ortaklarla birebir kişisel bağlantım vardı. Her birini farklı bir projede, eğitimde, gezi ya da etkinlikte tanımıştım. Böyle kurulan bağların ve arkadaşlıkların bir araya gelmesi... Gerçekten çok kıymetli. İki dolu dolu haftanın ardından Ladonhora’ya veda etme zamanı geldi.

Ama tabii ki hikâyem burada bitmedi.

Sırada yaz kampı vardı. Bu kez yaş grubumuz 8-12 yaş çocuklardı. Yavaş yavaş yorulduğumu fark etmeye başlamıştım ama son bir güçle kampta grup liderliği yaptım. Bu kamp, bir “günlük kamp”tı. Çocuklar sabah 8’den öğleden sonra 4’e kadar, 5 gün boyunca bizimleydi. Kamptan nasıl ilerleyeceğimiz konusunda endişelerim olsa da ; bir gün geziye çıktık, bir gün hiking yaptık, bir gün havuza gittik… Ve her gün öyle güzel etkinlikler gerçekleştirdik ki, çocukların yerine geçip onların yerine eğlenmek istedim.

Üç hafta boyunca, arka arkaya farklı gruplarla çalışmak tarifsiz bir deneyimdi.

Ve şimdi artık yavaş yavaş projemin sonlarına geldiğimi hissediyorum.

Bu vedanın hiç kolay olmayacağını biliyorum...

Ama her “hoşçakal”, içinde bir “merhaba” saklar.

Önümüzdeki ay görüşmek üzere...

Naile Öykü MUSLU

Litvanya da İlk Ayım


Merhaba! Ben Hüseyin, 25 yaşındayım ve yeni mezun oldum. İşe başlamadan önce hem gönüllülüğü deneyimlemek hem de vizyonumu genişletmek istiyordum. IYACA vesile oldu ve 6 aylığına ESC+ ile Litvanya’ya geldim.

Daha ikinci günümde büyük bir etkinliğe katıldım: White Party! 

Gelir gelmez partiyi dekore ederek başladık :) Daha çok onlara yardım ettik.Her şey tamamen beyaz konseptliydi; dekorasyonlardan süslemelere kadar. Hep birlikte dans ettik, ben de yeni danslar öğrendim. Ayrıca Litvanya kültürüne ait yemekler tattım. Gerçekten çok keyifliydi.


Yaklaşık bir hafta sonra Econext Projesi düzenlendi. Türkiye’den, İspanya’dan, Romanya’dan  gençler buraya geldi. Biz onların temel ihtiyaçlarına yardımcı olduk, aynı zamanda etkinliklere de birlikte katıldık. Özellikle kültürel geceler çok güzeldi: herkes kendi ülkesinin yemeklerini, danslarını ve geleneklerini tanıttı. Bu sayede farklı kültürleri yakından görme şansı buldum.

Boş zamanlarımda ise seyahat etmeyi tercih ettim. Litvanya’ya yakın olduğu için Letonya’nın başkenti Riga ve Estonya’nın başkenti Tallinn’i ziyaret ettim.

📍 Riga

Orta Çağ’dan kalma büyüleyici sokaklarıyla tam bir açık hava müzesi gibiydi. Renkli binaları, daracık taş sokakları ve ünlü Özgürlük Anıtı gerçekten çok etkileyiciydi.

📍 Tallinn

Tallinn ise masalsı bir şehir gibi. Eski şehir bölgesi UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde ve tam anlamıyla Orta Çağ ruhunu yaşatıyor. Katedraller, surlar, kuleler… Hepsi çok etkileyiciydi. Benim için inanç önemli olduğu için büyük katedralleri görmek ayrıca çok anlamlı bir deneyimdi.

Kısacası, hem gönüllülük çalışmaları hem de gezilerimle çok güzel deneyimler kazandım. Bu süreç bana çok şey katmaya devam ediyor…