Slovakya’ya ilk geldiğim günlerde her şey çok yeniydi. Yeni bir şehir, bilmediğim bir dil ve tanımadığım insanlar… Ama adaptasyon sürecimde bana en çok yardımcı olan şey Slovak bir host aileyle kalmış olmamdı. Onların evinde kaldığım ilk günler, bu yeni hayata alışmamı çok kolaylaştırdı.
Host ailem beni gerçekten ailelerinin bir parçası gibi karşıladı. Akşamları bazen birlikte yemek yiyor, bazen de çocuklarıyla masa oyunları oynuyorduk. Çocuklarıyla oynadığımız oyunlar, küçük sohbetler ve birlikte geçirilen zamanlar bana Slovak kültürünü en doğal haliyle görme fırsatı verdi.
Zamanla sadece evlerinde kalan bir misafir değil, onların hayatının küçük bir parçası gibi hissetmeye başladım. Beni özel günlerde de evlerine davet ettiler. Evimden uzakta olsam da o günlerde kendimi yalnız hissetmedim.Slovakya’daki hayatımın bir diğer önemli parçası ise birlikte yaşadığım uluslararası evdi. Toplam dokuz kişi aynı evde yaşıyorduk ve bu ev adeta küçük bir dünya gibiydi. Ev arkadaşlarım farklı ülkelerden geliyordu: iki Fransız, iki Türk, bir İtalyan, bir Mısırlı, bir Romanyalı, bir Azerbaycanlı ve bir İspanyol. Hepimizin kültürü, alışkanlıkları ve hikâyeleri farklıydı ama zamanla ortak bir hayat kurmayı öğrendik.
Evimizin en özel yerlerinden biri mutfaktı. Özellikle mutfaktaki kırmızı koltuk bizim için adeta bir buluşma noktasıydı. Çoğu akşam orada oturup saatlerce sohbet ederdik. Bazen gün içinde yaşadıklarımızı anlatır, bazen ülkelerimiz hakkında konuşur, bazen de hiçbir şey yapmadan sadece birlikte vakit geçirirdik. O koltukta geçen sohbetler Slovakya’daki en güzel anılarımdan oldu.
Bazen sohbetler o kadar uzardı ki zamanın nasıl geçtiğini anlamazdık. Bir bakmışız gece olmuş ama hâlâ mutfakta oturuyoruz. Böyle anlarda dünyanın aslında ne kadar küçük olduğunu hissediyordum.
Evde en sevdiğimiz etkinliklerden biri de international dinner düzenlemekti. Herkes kendi ülkesinden bir yemek yapar ve birlikte paylaşırdık. O akşamlarda mutfak adeta küçük bir kaos alanına dönüşürdü. Fransız yemekleri, Türk yemekleri, İtalyan makarnaları, farklı tatlar ve kokular… Sadece yemek değil, aynı zamanda kültürler de paylaşılıyordu.
Bu akşamlar sayesinde sadece yemekleri değil, birbirimizin hikâyelerini de öğrendik. Herkes kendi ülkesinden anılar anlatıyor, bazen çocukluk hikâyeleri paylaşıyor, bazen de ülkelerimiz arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları konuşuyorduk. Bu sohbetler bana farklı kültürleri çok daha yakından tanıma fırsatı verdi.
Slovakya’daki gönüllülük sürecim ise bu deneyimin en önemli parçalarından biri oldu. Burada İngilizce öğretmeni olarak farklı okullarda çalışıyorum ve bu süreç bana çok farklı deneyimler kazandırdı. Üç farklı okuldan sorumluyum: bir lise, bir ortaokul ve bir ilkokul.
Her okulun atmosferi ve öğrencileri birbirinden çok farklı. Lisede öğrencilerle daha çok sohbet edebildiğimiz, fikir paylaşabildiğimiz dersler yapıyoruz. Bazen kültür hakkında konuşuyoruz, bazen İngilizceyi günlük hayatta nasıl kullanabileceklerini tartışıyoruz.
Ortaokuldaki dersler ise çok daha hareketli geçiyor. Oyunlar, küçük yarışmalar ve interaktif aktivitelerle İngilizce öğrenmeye çalışıyoruz. İlkokul öğrencileriyle çalışmak ise bambaşka bir deneyim. Onların enerjisi gerçekten sınırsız. Şarkılar, oyunlar ve basit aktivitelerle
İngilizceyi eğlenceli hale getirmeye çalışıyoruz. Zamanla öğrencilerle aramda çok güzel bağlar oluştu. İlk başta birbirimize biraz çekingen yaklaşsak da zamanla birbirimizi tanımaya başladık. Koridorda beni gördüklerinde selam vermeleri, bazen gelip küçük bir şey anlatmaları ya da derste birlikte gülmemiz benim için çok değerli anlar.
Okullar dışında Keric’te de üç farklı İngilizce grubuyla çalışıyorum. Bu gruplar farklı yaşlardan ve seviyelerden insanlardan oluşuyor. Bu da her dersin tamamen farklı geçmesini sağlıyor. Bazen konuşma pratiği yapıyoruz, bazen oyunlar oynuyoruz, bazen de sadece sohbet ederek İngilizcelerini geliştirmeye çalışıyoruz.
Bunun yanında yetişkinlere Türkçe dersi vermeye de başladım. Slovakya’da Türkçe öğrenmek isteyen bir kitle olduğunu öğrenince çok şaşırmıştım, bizim dizilerimiz burada çok popüler. İnsanlar dizilerimizden dolayı kültürümüze, dilimize ve yemeklerimize karşı çok ilgililer. İnsanlara kendi dilimi öğretmek ve onların Türkçe öğrenmeye çalıştığını görmek benim için çok özel bir deneyim. Türkçe derslerinde sadece dili değil, aynı zamanda Türk kültürünü de paylaşıyoruz.Slovakya’daki bu ilk beş ay bana çok şey öğretti. Yeni bir ülkeye alışmanın zaman aldığını, farklı kültürlerden insanların bir araya geldiğinde ne kadar güzel dostluklar kurabildiğini, yabancı bir ülkede kendi aileni oluşturabileceğini ve küçük anların aslında en değerli anılar olduğunu fark ettim.
Ve sanırım Slovakya’daki bu yolculuğun en güzel tarafı tam olarak bu: dünyanın farklı köşelerinden gelen insanlarla aynı masada oturup, aynı kahkahayı paylaşabilmek.



